Ülkemiz sinemasının önemli zaaflarından biri “tür” sinemasının yeterince gelişememesidir. Dram, melodram, komedi hatta avantür sinemayı bir yere kadar hakkıyla yapmışızdır da iş gerilim-korku filmlerine gelince pek de başarılı olamamışızdır.
Yeşilçam tarihinde gerilim-korku filmlerinin tekil örnekleri vardır.
Bunlardan en ilginci Metin Erksan’ın Exorcist uyarlaması 1974 yılı yapımı Şeytan filmidir.
Başrollerde Cihan Ünal, Agâh Hün, Canan Perver, Meral Taygun’un oynadığı Şeytan, Metin Erksan’ın en başarısız filmlerinden biridir.
Türkiye’de dönemin film üretim koşulları göz önüne alındığında bu filmler birer fantastik deneyler olarak kalıyor.
Yani bu filmler afişlerinde her ne kadar “korku-dehşet” gibi ibareler taşısa da kendilerini ciddiye almayan bir eda vardır.
Korku filmi olduğu iddiasındaki Türk yapımlar, iyi sinema izleyicileri nezdinde, inandırıcılıkta sınıfta kaldığı gibi “sahte” imajından kurtulamadı.
Hatta bu yapımlar esinlendikleri filmlerin sahnelerini birebir çekmeye çalışırken, “orijinal” bir fikre sahip olmadıklarını gizlemediler.
Korkutmak Politik Bir İştir
Dünya sinemasında korku, gerilim filmlerinin her dönem örnekleri vardır; ancak bu filmlerin patladığı yıllar 1970 ve 1980’lerdir.
Bu konuda birçok yazı ve görüş bulabilirsiniz.
Temel düşünceyi şöyle özetleyebiliriz; “Dünyada yükselen muhafazakâr-Hıristiyan politikaların sinemada cisimleşmesi ve özellikle genç kuşakları ahlaki bir çizgiye çekme isteği.”
En adisinden trash filmlerde bile, yani insan organlarının kesilip, biçildiği, neşterlerin, koca bıçakların hava sallandığı, kameranın kan gölüne batıp çıktığı filmlerde dahi bu kaygı vardır.
Korku filmi olduğu iddiasındaki yapımlar Türkiye’de 2000’li yıllarla birlikte bir çıkış yaptı ve iyi kötü belli bir seyirciye ulaştı.
Bu yazıda 2000’li yıllarda çekilen dört gerilim-korku filmi üzerinde duracağız.
O yıllardan hemen aklımıza gelen, Durul ve Yağmur Taylan Kardeşler’in Doğu Yücel’in Hayalet Kitap’ından özgür uyarlaması Okul (2003), Orhan Oğuz’un yönettiği Büyü (2004), Hasan Karacadağ’ın Dabbe’yle, Toğan Gökbakan’ın Gen (2006) filmleri diyebiliriz.
Bu arada gösterime giremeyen, girmeyen bazı örneklerde olabilir, bunları hesaba katmıyoruz.
Bu filmler kalp yani “sahte”dir.
Dikkat ettiyseniz “taklit” diyemiyoruz. Taklitte bir olmuşluk, örneğe benzerlik vardır. Böylesi bir benzerlik yaratmak için de bir ustalık, maharet sergileme gerekir. Oysa, sahtenin sahteliği bir bakışta anlaşılabilir.
Bundan dolayı Metin Erksan Exorcist’i hikayesini “yerlileştirmeye” çalışmış ancak filmdeki önemli sekansları neredeyse birebir taklit etmiştir. Film o günün izleyicisini korkutmuş mudur, bir şey söylemek zor ama bugün için öyle bir işlevi olacağını sanmıyorum.
Türkiye’de çekilen gerilim-korku filmi iddiasındaki yapımların kendine göre bir “alıcısı” var kuşkusuz; özellikle Okul, Büyü ve Dabbe hak ettiğinden fazla izleyiciye ulaştı.
Taylan Kardeşler’in yönettiği, Okul esinlenilen kitaptan kaynaklı olarak bir korku filmi olarak düşünülmüş ve fakat bakmışlar bu film kimseyi gerip korkutmayacak, bari harcanan paranın hakkını verelim, biraz komik bir film olsun, demişler. Fellini’den, Mellini’den Allah ne verdiyse, bir şeylerden esinlenilerek, gençleri güldürüp eğlendirmek için bütün “kitch”leri bir araya toplamış.
Büyü, filmi ise Orhan Oğuz’un daha önceki filmleri gibi gişede gümlemeye yatkın bir yapımken, G-Mall alışveriş kompleksinde 16.12.2004 tarihindeki galasında meydana gelen talihsiz yangınla birlikte birden, Büyü filmi “Büyülü” bir film oluverdi.
Onlarca insanın ölüm tehlikesi atlattığı bu talihsizlik filmin gişesine talih olarak yansıdı ve beklenenin üstünde bir izleyiciyi sinemaya çekti. Ama sinemadan çıkarken filme gülenlerde vardı. Tabii sinirleri sağlam izleyiciler, kadın oyuncuların attıkları çığlıklardan ruh sağlıklarını koruyarak çıktılar mı bilmem ama gülenlerin bayağı sinirleri bozulmuştu.
Dabbe”ye ilişkin söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Bu film, politikacıların ne dediğini bilmeden yaptıkları saçma sapan beyanlardan sonra, “Talihsiz bir açıklamaydı, maksadını aştı” gibi bir durum. Hasan Karacadağ, filmden sonra böyle bir açıklama yapmadı tabii ama Dabbe’yi bir seriye dönüştürerek tam yedi film çekti. Yedinci film Dabbe: El Nazar gösterime giremeden yönetmen Türkiye’den “hicret” etmek zorunda kaldı.
Oysa Dabbe hikâyesindeki saçmalık bir yana baştan aşağı teknik hatalarla çekilmişti. Birçok öğrencinin mezuniyet filmi Dabbe’den gömlek gömlek iyidir. Ama açıkçası Türkiye’de kötüye düşkün bir izleyici kitlesi olduğunu da unutmamak gerekiyor.
Toğan Gökbakan’ın yönettiği Gen, diğer yapımlara göre biraz daha eli yüzü düzgündü. Filmin psikolojik gerilimi bazı sahnelerde oldukça yerindeydi.
Ama gelin görün ki, başta diyaloglar olmak üzere ve bazı sahnelerin rejisinde ve genel olarak senaryoda ciddi sorunlar vardı. Filmin bütünü son sekansındaki şaşırtmacayla güçleneceği yanılgısı da başka bir hataydı.
Gen hiç değilse biraz daha “gerilim filmi” atmosferi yaratmaya çalışıyor ve “klasik” bir yapıyla hikâyesini anlatıyordu.
Germeden Korkutamazsınız
Bu dört filmin en önemli eksiği kuşkusuz “gerilim olgusundan” nasiplerini almamasıdır.
Aslına bakarsanız bu filmlerin hepsi “klasik korku” sinema örneklerine özeniyor ama onun gereklerini yerine getirmiyor.
Senaryoda başlayan sorunlar, oyuncu seçimine, oyunculuğa ve rejiye yansıyor. Bir yandan da, “Korkunç olan nedir?” sorusunun yanıtını vermeden izleyiciyi korkutmak mümkün olmuyor.
İyi bir korku filmi floresanların cızırtısıyla izleyiciyi germez. Bu ancak atmosferin bir parçasıdır. Atmosferde sadece ışıkların söndürülmesiyle, sentetik ses efektleriyle oluşturulmuyor.
Böyle olsaydı, internetten bir iki ses efekt indirip, bu sesleri kurgulayarak karanlık üstünde korku filmi atmosferi yaratılabilirdi.
Öyleyse izleyiciyi nasıl korkutacaksınız, “Cceeeee!” diyerek birden karşısına çıkarak mı?
Önüne kedi ölüsü atarak mı?
Yoksa izleyiciyi tavşanla bir tutup, gözüne ışık tutarak sindirecek misiniz?
İyi bir korku filmi için izleyici gerecek, gerçek bir “gerilim hikâyesine” ihtiyacımız var.
Ne ki, Türkiye’de “gerilim öyküsü-romanı” üretimi de 2000’li yılların başında pek iç açıcı değildi. Özellikle 2010 yılından sonra gerilim, polisiye ve fantastik edebiyatta bir kıpırdanma oldu. Bunun sinemaya yansıması biraz daha geç olacak kuşkusuz.
Belki yeniden klasiklere dönüp Elan Edgar Poe’yu yeniden okuyacağız. Çünkü, korku öğeleri her ne kadar olağanüstülüklere, şeytanla, ruhlarla, inlerle, cinlerle ilgiliyse de, sağlam bir dramaturgi, sağlam bir hikâye kurgusu ve neden-sonuç ilişkisi ister.
Dünyanın en uçuk-korkunç hikâyesini kafamızda taşısak bile, iyi bir senaryo yazabilmek için sağlam bir hikâye kurmalıyız.
Oysa yukarıda saydığımız filmlerin hiçbirinde hikâye doğru dürüst akmıyor, merak olgusu işlemiyor.
Üstelik bu hikâyelerin “ideolojik” bir arka planı olması gerekiyor ki, buna hiçbir Türk filminde rastlayamıyoruz. Bu filmler ne sağcı, ne solcu; bu filmler sadece gişeden payına düşeni alma derdinde.
Bunda ne var demeyin; amaç aracı belirliyor!
Hem Yerel Hem Evrensel
Korku filmlerinin en önemli özelliği yüzyıllar boyunca toplumların kültürel birikimleri dahilindeki mitolojik, dinsel, anonim hikâyeleri doğrudan kullanması, bunları döneme uyarlaması ya da bunlara atıfta bulunmasıdır.
Özellikle “Batı” menşeli korku filmlerinde Hıristiyan inanışından kaynaklı mitleri, hikâyeleri fazlasıyla görürsünüz.
Şeytan’ın bir insanın içine girmesi, İsa Peygamberin ya da Deccal’in yeryüzüne dönmesi ya da sıklıkla rastladığımız “huzuru kaçmış ruhlar”ın insanları huzursuz etmesi en çok kullanılan trükler.
Ama klasik korku sinemasında anonimleşmiş hikâyelerde vardır; Kont Drakula, Kurt Adam, Zombiler ve Mumyalar gibi.
Uzakdoğu sineması korku filmlerini çoğu kez mitolojik ögelerden yola çıkarak hikâyelerini oluşturur, huzuru kaçmış ruhların yanı sıra, kötülük kaynağı genellikle “küçük kızlar”dır.
Türkiye’ye özgü bir gerilim-korku kültürü oluşturulacaksa bunun temelinde bu toprakların mitolojik hikâyeleriyle birlikte Müslümanlık inanışının işlendiği hikâyeler yer almalıdır.
Türkiye de yaşayan insanların korku kaynaklı kültürel kodlarını çözmeden bunu yapmak mümkün değil.
Nasıl ki, Türkiye’deki mizah hâlâ geçmişe dayalı ögelerle ayakta duruyorsa; Ortaoyunundan, Hacivat Karagöz’e, oradan Meddah’a ulaşıyorsa, gerilim, korku filmlerinin de geçmişle böyle bir bağ kurması gerekmektedir.
Ancak bu ögeler yerli yerinde kullanıldığında “yerel” olan korku figürlerimiz kendine has bir görsel gerilimle sinemaya aktarıldığında, karakterlerimiz evrensel bir nitelik kazanır.
Yoksa, hiçbir zaman içeriğine vakıf olamayacağımız “gerilim-korku filmlerinin” sahtelerini üreterek, sinemaya gerilmeye gelen izleyicileri güldürerek evine göndermeye devam edeceğiz.
