Anlatmayı seveninin hikâyesi zevkle dinlenir, yazdığı yazı merakla okunur, çektiği film izlenir. Ama bu niteliklere sahip insanlar bulmak artık o kadar kolay değil. Mekân, zaman ve insan üçlüsünü bir araya getirmek ve sabırla karşısındaki dinleyecek birilerini bulmak gerçekten zor.
Hayatımda tanıdığım çok az insan hikâyesini sahnedeymiş gibi heyecanlı cümlelerle anlattı. Öğrencilik yıllarımda tanıdığım, film yönetmenliği derslerimize giren Semir Aslanyürek hikâyesini büyük bir şevkle anlatan, anlatırken neredeyse bütün vücudunu kullanarak öfkesini, neşesini, hayret edasını karşısındaki ulaştıran ender insanlardı.
Aslanyürek’in bu özelliği yazdığı senaryolara da sirayet etmiştir. Şellale ve Eve Giden Yol filmlerini izlediyseniz ne demek istediğimi anlamışsınızdır.
Öğrencilik yıllarında Semir Hoca’nın anlattığı anılar, hikâyeler çoğu kez çeşitli nedenlerle yarım kalırdı. Ya araya biri girer, ders sona erer ya da cep telefonu çalardı! Bu yüzden Semir Hoca’nın hayatıyla ilgili hep yarım yamak bilgiler edinmiştim.
Ancak hikâyesini ana hatlarıyla biliyordum. Suriye’de heykel yaptığını, dönemin Sovyet Rusya’sında sinema okulunda okuduğunu, birçok önemli sinemacının, yönetmenin öğrencisini olduğunu öğrenmiştim. 1998 yılında o günlerin teknolojisi olan VHS kasetten Rusya’da çektiği kısa filmi izlemiş ama uzun metraj filmini görememiştim.
Marmara Üneversitesi G.S.F Sinema-TV Bölümü’nden mezun olduktan yirmi beş yıl sonra Semir Hoca’nın anılarını iki kitaptan okumak ister istemez beni hem öğrencilik yıllarına götürdü hem de o yarım kalmış anları nihayetine erdirdi.
İki Kitap İki Ülke
H2O yayınlarından çıkan Semir Hoca anıları iki kitap toplamış: Rüya Gibi ve Kâbus Gibi…
Anıların ilk kitabı Rüya Gibi, Semir Hoca’nın 1975 yılında gittiği Şam’da tıp öğrencisiyken 1979 yılında Suriye’de öğrenciyken yaptığı bir yontunun hayatını nasıl değiştirdiğini anlatmasıyla başlıyor. Antakya’da doğup büyüyen Semir Aslanyürek’in Şam’a gidip tıp okuması o günün koşullarında ne kadar zorlu bir kararsa 1979 yılında Sovyetler Birliği’ne gitmeye cesaret etmesi o kadar büyük bir macera elbette.
Semir Arslanyürek’in 1979 yılında yaptığı yontuyu Sovyetler Birliği’ne hediye etmesi hayatını değiştirir. Rusya’dan okul burs kazanınca Suriye’deki eğitimini yarım bırakmaya karar verir. Aslanyürek’in Suriye’den arkadaşları Ester ve Judit’le Budapeşte’ye yaptıkları uçak yolculuğuyla başlayan Rüya Gibi yolculuk daha sonra Rusya’ya yapılan bir tren yolculuğuyla devam ediyor. Komünist olmanın büyük bir suç olduğu o yıllarda Türkiye üstünden Rusya’ya gitme risktir ve Türk devletinin izni olmadan orada bir üniversitede okumak suç!
Rusya yolculuğunu anlattıktan sonra Semir Hoca hikâyenin başına dönüp, Sovyetler Birliği Şam Elçiliği’ne yaptığı ziyareti ve Manaf Agayev’e 150 kiloluk taştan yonttuğu hediyenin hikâyesini anlatıyor ki bu hediye onun sadece Sovyetler Birliğine gitmesinin değil sinemacı olmasının yolu açıyor.
Moskova üzerinden Kiev’e gittikten bir süre sonra sinema okumaya karar veren Semir Hoca Moskova’daki uzun sınavlar ve mülakatların ardından VGİK’e yani Moskova Devlet Sinema Enstitüsü’ne öğrenci olarak kabul edilir.
Anıların ilk bölümünü oluşturan Rüya Gibi’de Sovyetler Birliği’ne dair anlatılan anekdotların detaylarına girebilmek bu yazıda mümkün değil ama sinema eğitiminin ne derece zorlu olduğuna dair kısa bir alıntı yapmak anlamlı olacak sanırım.
“Beşinci sınıfı bitiren öğrenci diploma filmini çeker ve yazılı bir tezle birlikte filmini Devlet Sınav Komisyonu önünde savunur. Öğrenci okuldan kendisini savunacak bir danışman bulur, savunmadan epey önce onunla çalışır vb. Devlet sınav Komisyonu beş üyeden oluşur ve bu üyelerden hiçbiri okul hocalarında seçilmez.”
Aslında Semir Hoca’nın anıları bir yanıyla sürrealist bir hikâye! Yaşanmış olmasa gerçekliğine inanmak pek mümkün değil. Ama gerçek…
Kâbus Gibi
Semir Hoca’nın ikinci kitabı Kâbus Gibi’nin açılışı önsöz niteliğindeki Neden Yazdım? başlığını taşıyor. Antakya’daki çocukluk yıllarında Arap kökenli olmasının bir bedeli olduğunu öğrenir küçük Semir.
1986 yılında Rusya’dan oğlu Yusuf’la Semir Hoca, Acarya adlı gemiye binip önce Suriye’ye ardından Sovyetler Birliği’nden aldığı sadece Türkiye’ye giriş için kullanabileceği pasaportla yedi yılın ardından Türkiye’ye giriş yapar. Semir Hoca’nın uzun bir süre yaşayacağı kâbus Türkiye’ye giriş yaptıktan sonra başlar.
Semir Hoca, Rusya’dan Türkiye’ye döndüğünde, “Günün birinde durduk yere bana sorun çıkaran bir emniyet mensubuna ‘Abi benim suçum ne ki, bana bu eziyeti yapıyorsun’ diye sordum. Yarı şaka yarı ciddi verdiği cevap çok anlamlıydı. ‘Taşıdığın her bir özellik seni astırmaya yeter! Arap’sın, Alevisin, komünistsin, Suriye’de eğitim görmüşsün, Sovyetlerde eğitim görmüşsün! Daha ne olsun ulan hergele!’” diyecektir
Semir Hoca’nın oğluna kimlik çıkartma macerası Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz romanına benzer. Ancak dahası vardır, Semir Hoca Türkiye’ye giriş yaptıktan sonra iki ay emniyette sorguya çekilecektir. Sonrasında askere alınacak, iki aylık acemilik döneminden sonra oğlunu görebilecek ve trajikomik askerlik hikâyeleri Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne kadar uzansa da ilk celsede berat edecektir.
Kâbus Gibi kitabının son bölümünde bütün bu badirelerden sonra Semir Hoca Şellale filminin çekim sürecini anlatıyor.
İki kitapta da Semir Hoca bir dost sohbetinde kendine anlatır gibi açık sözlü ve içten bir dil kullanmış. İkinci kitabın son cümlesi, “Şimdilik bu kadar…”
Yani, anıların arkası gelirse şaşırmayın.
